BİR ÇELİŞKİDİR HAYAT

4/11/2007

BİR ÇELİŞKİDİR HAYAT

 

 

Bir çelişkidir hayat

Sanki ölmek için doğulur.Sorulur durur :ölünecekse neden doğulur ve ölünür?

Bir çelişkidir hayat

Birleşmek için yapılan evlilikler çatışmayla devam eder ve noktalanır.Artakalan bir kadının yaralı kalbidir artık.Bir adamın gurur kıran tokadı…

Bir çelişkidir hayat

Bebekler doğarken ağlar,babalar bir oğul doğurdukları için güler

Bir çelişkidir hayat

Bir Kürt onca kürdün kurtuluşuna yaşamını adarken onca Kürt birbirini yer durur

Bir çelişkidir hayat

Türk ve Kürt kardeştir ama kürdün dili yasaklanır.

Bir çelişkidir hayat

Evin direği babadır ama en önce o ölür .

Bir çelişkidir hayat

Tanrı evreni yaratır ama onu öylece terk eder.Yüceler yücesine çekilip yeryüzünü fesatçı insanın inisiyatifine bırakır.

Bir çelişkidir hayat

Bir ömür boyu mutluluğun peşinden koşulur ama avuçta kalan yalnızca mutsuzluk olur.

Bir çelişkidir hayat

Bir adam bir kadının aşkıyla kavrulur ama kadın bir başka kucağa savrulur

Bir çelişkidir hayat

Ağlamaktan kaçarken bir adam gözyaşına boğulur.

Bir çelişkidir hayat

Ağlamaktan kaçarken bir kadın gözyaşına boğulur.

 

Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

BÖLÜCÜ PEYGAMBERLER

4/11/2007

BÖLÜCÜ PEYGAMBERLER

 

Bölücü kavramı ideolojik bir kavram olup tamamen olumsuz çağrışımlar yapmaktadır.Cumhuriyet tarihi boyunca bu kavram özellikle yönetici elit tarafından oldukça fonksiyonel kılınıp bunun üzerine bir korku krallığı inşa edildi/ediliyor.Bu kavram mevcut rejimin diğer etnik vatandaşlara karşı faşizan tutumlar sergilediğini öne sürüp vaktiyle ayrılıkçı bir çizgi izlemiş ancak geldiği noktada entegrasyona yönelmiş bir örgütü tanımlamak için kullanıldı/kullanılıyor daha çok.Bölünmez bütünlük kavramına tezat teşkil eder bölücülük kavramı.Bölücülük dendiğinde BOP’u  da ıskalamamak gerekiyor.Nihayetinde BOP (büyük Ortadoğu projesi ) da bölücü bir projedir.Belirlenen 23 ülkede rejim değişikliğini,üniter devletleri daha küçük parçalara ayrıştırmayı hedefleyen bir proje bu.

Denilebilir ki bu kadar olumsuz bir çağrışıma sahip olan bu sıfatın peygamber gibi son derece olumlu bir kavramı tamlaması hiç de şık değil.Bilakis itici,kabullenilemez bir durum.

Ancak peygamberler gerçekten de bölücülük sıfatına sahiptirler.Hemen her peygamber vahyi bildirme misyonu yüklenir yüklenmez -eylemleriyle -bölünmez bütünlük klişesinin tam karşısında yer almıştır.

Musa ,bölünmez bir bütün olan firavun ülkesinde israiloğullarını statükodan ayırma/bölme fonksiyonu görmüştür.Firavun düzeninde bölünmez bütünlük paradigması bu bütünün bir parçası olan israiloğullarına köle fonksiyonu yüklemiştir.Bu tür bir bütünlüğün bölünmemesi zulümdü.Musa gelip bölücülük fonksiyonu gördü ve bölünmez bütünlüğü yerle bir etti.

İsa da farklı bir misyon yüklenmemişti aslında.Nitekim şöyle sesleniyordu çevresine ‘’yeryüzüne barış getirdiğimi sanmayın ;barış değil kılıç getirdim.çünkü ben babayla oğlun,anneyle kızın,gelinle kaynananın arasına ayrılık sokmaya geldim. ‘’(matta 10:34 ,10:35) mesaj gayet açıktı.Kılıç ayrılık,ayrışım,bölücülük demekti.İsa’nın getirdiği mesaj mevcut statükonun  devamına izin vermiyordu.Yönetici elitin çıkarına olan bölünmez bütünlük klişesi sarsılmalıydı.İsa ve İsa’ya iman edenler toplumu bölüyordu.Bu öyle bir bölücülüktü ki babayla oğul,anneyle kız,gelinle kaynanaya kadar sirayet ediyordu.

Muhammed resul de aynı fonksiyonu görüyordu.O da kendisine tevdi edilen ağır sözü yüklenince misyonu gereği bölücülük faaliyetlerine başlamıştı.23 yıl içinde babayla oğul,anneyle kız,gelinle kaynana bölünmüştü.Kimisi mü’min,kimisi kafir,kimisi münafık oluvermişti.Nitekim tarihsel belgeler Muhammed resulün aleyhine propaganda yapan müşriklerin O’nun ‘’aileler arasına,akrabalar arasına ayrılık sokan bir büyücü ‘’ olduğunu söylediklerini kaydetmektedir. Tarihsel belgeler kimi savaşlarda baba ve oğlun karşı cephelerde birbirlerine karşı savaştıklarını da kaydetmektedir.

Nuh’u oğlundan,

İbrahim’i babasından,

Lut’u karısından,

Muhammed’i amcalarından ayırmıştı bu misyon,bu dava.

Peki bu bölücülük neden gerekliydi?Peygamberler neden bölücüydü?Ya da peygamberler ne tür bir mesaj yüklenmişlerdi ki toplumları mutlaka bölmeleri gerekiyordu?Peygamberlere karşı takınılan karşı tavırlar bu soruları yanıtlar nitelikte.

İbrahim putperest bir toplumda,

Musa köle edinilen bir toplumda,

Lut eşcinselliğin yaygınlaştığı bir toplumda,

Şuayb terazinin dengede tutulmadığı bir toplumda,

isa din adamları sınıfının oluştuğu bir toplumda misyon yüklenmişlerdi.Takınılan karşı tavırlar bölünmez bütünlük içinde oluşmuş batıl statükonun devamını sağlama amaçlıydı.

Sonuç

Bölünmeyelim parçalanmayalım sloganını dillendirenler çoğu zaman toplumda belli bir gücü,mevkii,rant kapısını tekellerinde bulunduran kimselerdir.Bunlar teraziyi dengede tutmayan,toplumun bir kesimini ötekilerine kırdıran,toplumun bir kesimini köleleştiren,erkeklerini öldürüp/öldürtüp kadınlarını sağ bırakan ,fahşayı yaygınlaştıran,din adamları sınıfını istedikleri gibi kullanıp dini bir afyon gibi uyutmak /uyuşturmak için kullanan kimselerdir.Mevcut statükonun devam etmesi,bölünmeyip parçalanmamaları sülük gibi yapıştıkları toplulukların kanlarını emmeye devam etmelerine imkan tanır.Bölünmez bütünlük klişesi arkasına sığındıkları iğrenç bir maskeden başka bir şey değildir.Bu yüzden de bölücü peygamberlere şiddetle karşı koymuşlardır.

Her peygamber misyon yüklendiği toplumu mutlaka bölmek zorunda kalmıştır.Hiçbir peygamber mevcut statükonun devamı kaygısını taşımamıştır.Hiçbir peygamber aman da bölünmeyelim,aman da parçalanmayalım sloganına itibar etmemiştir . Hak gelince statüko süre gidememiş ,toplum mutlaka bölünmüştür.

Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

YAĞ EY YAĞMUR

4/11/2007

YAĞ EY YAĞMUR

 

Yağ ey yağmur

Sağım solum arkam önüm kir

Temizle ey yağmur

Uhud günü yağmış, inanırlardan bir kısmına huzur vermiştin

Azapla dolu gönlüme sükun indirmek için gökten in ey yağmur

Bak yeryüzü zorbalarla doldu

Nuh’un tufanı gibi, zorbaları boğmak için göğün açılan kapısından

boşal ey yağmur

Kalbim katılaştı,taş gibi hatta taştan da beter…İçinden sular taşan taşlar gibi taşlaşmış kalbimden fışkır ey yağmur

Sen gökten iner ,yeryüzünü ölümünden sonra diriltirsin

Ölen bedenime yağ

 beni dirilt ey yağmur

Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

BİZİM ÇOCUKLAR VE AŞK-1

30/10/2007

BİZİM ÇOCUKLAR VE AŞK-1

 

Bizim çocuklar öteki çocuklar gibi olamadılar, olamıyorlar. Aşka tutununca bırakmamacasına tutunuyorlar. Kim bilir belki de aşktır onlara bırakmamacasına tutunan. Ya da aşk ve bizim çocuklar karşılıklı olarak bırakmamacasına tutunuyorlar birbirlerine. Bu durumu patolojik mi kabul etmek gerekir fizyolojik mi? Neden öteki çocuklar birinin yerine koyabilecekleri bir başkasını bulmakta güçlük çekmezler de bizim çocuklar yeryüzünde yaşayan son kadına âşık olmuşçasına tutunur ona? 

Biri gencecik yaşında saç ve sakallarını ağartmış. Diğeri yemekten içmekten kesilmiş. Vücut direnci düşünce tehlikeli bir hastalığın da pençesine düşmüş. Aşkın kendisi tehlikeli bir hastalık mıdır yoksa?

Bizim çocuklar aşkın doğasına uygun olarak yaşıyorlar onu. Öyle ya aşk ışk sözcüğünden türememiş miydi? Işk bir tür sarmaşık değil miydi? Tutunduğu şeye çabucak bağlanan, kısa sürede o şeyin her tarafına yayılan, tutunduğu şeyden beslenen, tutunduğu şeyi zayıflatan, eriten, tüketen bir bitki türü değil miydi? Aşk tıpkı ışk bitkisi gibi tutunuyor bizim çocuklara. Tüm güçlerini kısa sürede emiyor. Saçlarını ağartıp genç yaşta ihtiyarlatıyor onları. Yemekten içmekten kesiyor. Bağışıklık sistemlerini zayıflatıp onları tehlikeli biyolojik hastalıkların pençesine düşürüyor.

 

Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

GÖÇ

30/10/2007

GÖÇ

                                                                 (    JULIA’YA MEKTUPLAR–11 )

 

Sevgili Julia

Bundan sonraki mektuplarımızda birbirimize yaşadığımız kentler hakkında da yazalım önerisinde bulunmuşsun. Saint Petersburg’un, Ermenileri yoğun olarak barındıran bir kent olduğundan bahsetmiş bulunduğum şehrin dış ülkelerden göç alıp almadığını sormuşsun. Bu soruyu sorarak benim şahsımda kavmimin bir yarasını kanattığını belirteyim.

İnsanlar neden göçer Julia?

Ki göçtüğü yer özdeşleştiği yerdir aynı zamanda. Çocukluğu oralarda geçmiştir. Oranın havasını teneffüs etmiş, oranın suyunu içmiştir. Taşına alışmıştır, toprağına alışmıştır. İkliminin insanı olmuştur. Toprağının kokusuyla serpilmiştir. O yerin kendine özgü ağaçları, o ağaçların dallarında ötüşen kuşları, o ağaçların hışırdayan yaprakları ile büyümüştür. O yerin dili O’nun dili olmuştur. Kendini bu dil ile tanımış, tanımlamış ve tanıtmıştır. O yerin sosyal dokusunun bir parçası olmuştur; sosyal dokusu O’nun bir parçası olmuştur. Orda bulmuştur annesini, babasını, kardeşlerini, arkadaşlarını, aşiretini, kavmini… Ama insanlar yine de göçer. Ya da göçe zorlanır. Bir zamanlar buralar dışardan bir ülkeden göç almış diyorlar. Ermeniler ve Ruslar soydaş değildir. Ama buraya göçenler soydaşmışlar.’’ Nasıl yani?’’ Diye sorduğunu duyar gibiyim. Anlatayım. Benim kavmim onca nüfusa sahip olup da bir devlete sahip olmayan tek kavim. Bu kavim dört ülkenin dört parçasına paylaştırılmış vaktiyle. Suriye, Irak, İran, Türkiye ülkelerinde dört parçaya bölünmüşüz. Irak’ta yaşayan soydaşlarım bir zamanlar kimyasal bombaların hedefi olmuş. Acımasız bir jenoside tabi tutulup binlercesi katledilmiş. Kaçabilenler diğer parçalara kaçmış ve bulunduğum şehir de kendi soydaşlarını ağırlamak durumunda kalmış.

Buralar daha çok iç göç alıp veriyor. Vaktiyle köyleri –terörist barındırdıkları gerekçesiyle- yakılan soydaşlarım periferden şehrin merkezine doğru göç etmek durumunda kalmışlar. Çoğusu da yerini yurdunu terke zorlanıp ülkenin güneyine, batısına, kuzeybatısına göçmek zorunda kalmışlar. Metropol kentlere göçen soydaşlarım oraların sosyal dokusunu mecburen bozmuşlar. Çarpık kentleşmeye yol açmışlar. Geçimini sağlayamayanlar her türlü yozlaşma ile yüz yüze kalmışlar. Hırsızları çoğalmış-ki bunlar kendi yurtlarında bunu haram sayan kimselermiş- , intihar edenleri çoğalmış-ki bunlar kendi yurtlarında intiharı cinayet sayarlarmış-, kimisi tetikçi olmuş, kimisi dilenci olmuş, kimi kadınları etlerini satar hale gelmişler. Bozulan psikolojik denge kimisini uyuşturucuya, alkole bulaştırmış. Kimileri ayakta kalmak için çeteler, mafyalar oluşturmuş ya da mevcut çete ve mafyalara ucuz eleman olmuş.

Anlayacağın yaşadığım bu şehre dair anlatacaklarım çoğu zaman dramatik manzaralar içerecek. Peşinen söyleyeyim ki bu şehir ne sanatsal, ne ekonomik, ne kültürel açıdan Saint Petersburg ile kıyas kabul etmez. Şimdilik bu kadar. Sonraki mektuplarımda kısmet olursa bu şehirden değişik manzaralar yazacağım sana.

 

Ekim 2007 Türkiye

Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

AVAMIN BİLGİ DÜZEYİNDEN UZAKLAŞMAK

30/10/2007

 

AVAMIN BİLGİ DÜZEYİNDEN UZAKLAŞMAK

 

Avamın bilgi düzeyinden uzaklaşmanın bir iyi bir de kötü yanı vardır.İyi yanı şudur ki doğru bilgiye,dolayısıyla doğru tutum ve davranışa daha yakın olursunuz.Kötü yanı da şudur ki:Onların düzeyine inmek ve kendini anlaşılabilir kılmak zorlaşır.Çok değerli fikirlerinizin olduğunu düşünün.Bu fikirlerinizi ,fikirlerinizin kıymetini bilebilecek bir topluluk içinde paylaştığınızda kendinizi mutlu hissedersiniz.Çünkü insanın en temel psikolojik ihtiyaçlarından biri de kendini doğru ifade edebilme  ve söylediklerinin doğru anlaşılmasıdır.Oysa seviyenizin çok altındaki bir toplulukta söylediklerinizin anlaşılması çok zordur.Anlaşılmak bir yana değerli fikirleriniz,önerileriniz asla hak ettikleri değerde görülmezler.Böyle bir topluluk içinde ruh sağlığını koruyabilmek çok zordur.Anlatmak istediğiniz anlaşılamadığından ya da yanlış anlaşıldığından ruhunuzun daraldığını hissedersiniz.Bu yüzden mutlaka kendi seviyenizdeki insan veya insanlarla konuşmalısınız.Bu sayede psikolojik ihtiyacınızı giderebileceğiniz gibi fikirleriniz de hak ettikleri teveccühe mazhar olur.

Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

PİŞMANLIK

14/10/2007

PİŞMANLIK

 

Adam,''pişmanım ''dedi ''seninle evlendiğime.''Ekşimiş suratını çevirdi.Ellerini genç yaşta ağarmış saçlarında dolaştırdı.Kadın dudağı titreyerek az önce söyleneni zihninde tekrarladı.İçinden konuştuklarını dışarıya konuşamadı.Adam kendisini süzen kadının bakışlarının ayırdında olarak cebindeki sigara paketini çıkardı.Bir sigara yaktı.Kadın yandı sanki...''Neden pişmansın ?''demeyerek sonunda konuşmaya karar verdi kadın.

-Bir başkasıyla evlenseydin yine pişman olacaktın,dedi sarf ettiği sözlerin adamı sinirlendireceğini bilip bu sinirli bakışların tesiri altında kalmamak için yüzünü başka yöne dönerek...

Kadına döndü ve öylece kaldı adam.Kadın O'na dönük olmasa da bu sinirli bakışlarıyla altında kaldığı cevabın etkisini kırmak ve yeniden üste çıkmak istercesine bakışlarını kadına sabitleyip bir süre öylece baktı.Kadın kendisine bakan yüzün psikolojik baskısına karşı direnişte muzaffer olunca adam yenilerek ama yenilgiyi kabul etmeyerek yüzünü tekrar çevirdi.

-Bir başkasıyla evlenmiş olsaydım asla şu an olduğumdan daha fazla pişman olmayacaktım,dedi adam sözlerinin zehre batırılmış bir bıçak gibi kadının yüreğinin üstünden yürüdüğünü bilerek...Solgun bakışları adamın bakmayan yüzüne bakıyordu .Durdu.İçindeki sözleri adamın birazdan çarpıştıracağı taş kalbine etki etmesi için tarttı.

-Evet,pişman olacaktın.Hem de çok! diye yanıtladı.Ve ekledi

-Çünkü aç gözlüsün.Her aç gözlü insan gibi elindekiyle yetinmeyecektin.Bende bulamadıklarını bir başkasında arayacaktın.Bir başkası asla son bir başkası olmayacaktı.Hep bir başkası daha olacaktı.

Sözlerinin tesirini ve boşa gitmemişliğini test etmek istercesine adamı süzdü.Sessizliğini bozmadı adam.Kadın suskunluktan cesaret alarak konuşmasını sürdürdü.

-Aç gözlülüğün sonu yok.Elde olanın kıymetini bilmeli.Pişmanım derken,pişman olunanın da pişman olmuş olabileceğini hesaba katmalı.Pişman olman benim de pişmanlığımı derinleştirir.Bunu bilmeli...Her canın kendi canımız kadar kıymetli,her gururun kendi gururumuz kadar hassas olduğunu bilmeli.

Adam toparlandı.Mırıldanarak dışarı çıktı.Kadının adamın peşinden gelen bakışları adamın çıkarken çarptığı kapıya çarpıp kadına geri döndü.

Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

BAZEN...

12/10/2007

BAZEN…

 

Bazen içindekileri olduğu gibi yansıtmaya kelimelerin gücü yetmez…

 Bir çığlık devreye girmelidir.

Seni en iyi anlatan olur bu çığlık

Seni en iyi anlayan olur yüreğinin bağırdığın dört duvarı

Bazen cümlelerin, içindekileri tercüme etmeye gücü yetmez

Bir slogan girmelidir devreye

Yüreğinin konuştuğu dili en iyi tercüme eden tercümanı olur bu slogan

Bazen öyle darmadağınık, öyle paramparçadır ki içindekiler, cümlelerin bunları olduğu gibi toparlayıp derlemeye gücü yetmez.

Bir şarkı devreye girmelidir.

En yüksek ve en düşük oktavıyla bir keman

En tiz notaları sökmelidir tellerden

Dikey İnişler

Dikey Çıkışlar

Yatay geçişler

Ani duruşlar

Ani vuruşlar sökmelidir tellerden

Kemanın telleri yürek tellerini de devreye sokmalıdır.

Onları da tutuşturmalıdır

Eller ve ayaklar yüreğin ritmine kapılmalı

Derken tüm ten yüreğin çaldığı şarkıya koro halinde katılmalı

Gözlerde gök gürlemeli

Şimşek çakmalı

Kara bulutlar toplanmalı

Bardaktan boşanırcasına gözyaşı yağmalı

Derinde bir isyan başlamalı

Tüylerin ürpermeli

Tek tek baş kaldırmalı

---

Bazen asla anlaşılmak istediğin gibi anlaşılmazsın

Bazen öyle hayal kırıklığına uğrarsın ki

Hiç kimsenin

Hiçbir şeyin

Paramparça olmuş hayallerini bir daha toparlamaya gücü yetmez

Bazen sözcükler kifayetsiz kalır

O an yanında bir keman bulursun

Ona konuşursun

Notaların diliyle konuşmaya başlar seninle

Tam da istediğin gibi anlar seni

Tam da duymak istediklerini anlatır sana

Önce telleri titreştirirsin

Yayı gezdirirsin üzerinde

Derken ses tellerin titremeye başlar

Keman senin sesine

Senin sesin kemana şekil vermeye başlar

Seni uyutmayan geceyi anlatır

İçinde gidip gelen gelip giden yaralanmışlığı anlatır

Bazen hiç kimse yanında olmadığında yanında olandır keman

Herkes seni terk edip gittiğinde

Her kapıdan kovulduğunda

Kapısını sana açıp

Seni buyur edendir

İçindeki kırıklığı

İçindeki burukluğu

İhanete uğramışlık duygusunu

Sırtından bıçaklanmışlık hissini en iyi anlayan ve anlatandır keman

 

EKİM 2007

Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

NEGATİF FEEDBACK,KEMOTAKSİS VE OTOLİZ

11/10/2007

NEGATİF FEEDBACK,KEMOTAKSİS VE OTOLİZ

(JULIA'ya mektuplar-2)

sevgili JULIA!

burda havaların nasıl olduğunu sormuşsun.Nasıl bir yaz geçirdiğimi,derslerimle aramı sormuşsun.

Bunaltan bir yaz...Hava oldukça sıcak.Bu sıcak hava tembelleştirip hareketsizleştiriyor insanı.Biliyorsun ki sorumluluk yükleyen bir meslek seçmiş durumdayım.Bu sorumluluk derslerle aramı sıkı tutmama neden oluyor.Klasik bir deyim vardır:makinaların yedek parçası olur ama insanların yedek parçası olmaz (böbrek,karaciğer,kornea...vs nakillerini saymazsak ).Hal bu olunca uğraş alanı insan olan bir meslek alanında bilgi sahibi olmayı gerektiriyor.Bu yüzden de yaz tatilimi de kısmen derse ayırıyorum.Anatomi ve Fizyoloji derslerinde altyapım eksikti.Bu derslere göz gezdiriyorum biraz.

Dürüst olmak gerekirse ders çalışırken bile aklım hep başka yerlerde.Son zamanlarda -hastalık denebilir mi bilmiyorum ama-garip bir hastalık zuhur etti bende.Öğrendiğim bir çok terimi,tıbbi mekanizmayı dönüp dolaşıp sosyal yaşamla ilişkilendiriyorum.Geçen fizyoloji çalışırken bir kaç terim takıldı zihnime.Bu mektubumda bunlardan üç tanesini anlatıp ilişkilendirdiğim durumlardan bahsetmek istiyorum sana .

Fizyolojiden öğrendiğim kadarıyla vücudun bir çok kontrol sistemi var.Bunlardan biri ''negatif feedback'' dediğimiz bir kontrol sistemi.Fizyologlar şöyle tanımlıyor feedback mekanizmasını:Bazı faktörler eksik ya da fazla kaldığında ''negatif feedback'' devreye giriyor.O faktörün normal düzeye çekilmesini sağlayacak bir dizi reaksiyonu başlatıyor.örneğin:hücredışı (ekstraselüler) sıvıda karbondioksit konsantrasyonu (yoğunluğu) arttığında akciğer yoluyla karbondioksitin vücut dışına atılması ( pulmoner ventilasyon) da artıyor.Böylece karbondioksit oranı düşerek normal seviyesine çekilmiş olur.

Aynı şekilde kan basıncı yükseldiğinde (hipertansiyon ) bu basıncı düşürecek kimi negatif feedback mekanizmaları devreye giriyor.Bir dizi reaksiyon sonucunda kan basıncı normal seviyesine (normotansiyon) çekilmiş oluyor.

Düşünüyorum da aslında yüce rabbimiz tıpkı normal organizmalar gibi tek vücut halinde hareket eden bir ümmet inşası istiyor(du).Bu ümmet bütün sistemleriyle birlikte onun istediği işleri yapacaktı (ona ibadet edecekti).Uyum içinde olacaklardı.Herhangi bir aksaklık -normal bir organizma feedback mekanizmasıyla kendisini nasıl düzeltiyorsa- toplumsal bir feedback mekanizmasıyla giderilecekti.Sözgelimi bu ümmet adlı organizmanın bir parçasında bir sorun çıkınca,mesela yoksulluk artınca feedback mekanizması devreye girerek (zekat,infak,sadaka...vs) bunu normal değerine çekecekti.

Diğer bir terim de Kemotaksis...Kemotaksis,yani bir hücre grubunun bir yerden bir başka yere göç etmesi...Ancak bu göç rastgele bir göç değil.Belli bir amacı gerçekleştirmeye dönük bir göç.Sözgelimi vücudun herhangi bir organı yabancı mikroorganizmalar tarafından infekte edildiğinde savunma sisteminin üyeleri olan Akyuvarlar derhal oraya göç ederek bu yabancı mikroorganizmalar (bakteri,mantar,virüs...vs) ile bir savaş başlatıyor.

Aslında Kuranın hz.peygamber eliyle inşaa ettiği o asrı saadet topluluğunun böyle bir savunma mekanizması da vardı.Allah ,onları zulme karşı topyekün cevap verecekleri bir şekilde terbiye etmişti.Onlar da allahın boyasıyla boyanmışlar,O'nun ipine toptan sarılmışlardı (ki bu ip kopması mümkün olmayan bir ipti).Bazı aşağılık yahudiler müslüman bir kadının örtüsünü bir pazarda çıkarmaya yeltenmişlerdi de bu durum müslümanların anında ve topyekün bir şekilde kemotaksisine ve cevap vermelerine yol açmıştı.

Son olarak ''Otoliz'' teriminden bahsetmek istiyorum.Otoliz ise,vücudun kendi kendini sindirmesi anlamına geliyor.Hücreler Lizozom adında bir organel bulundururlar.Bunlar sindirim enzimlerini içerirler.Herhangi bir sebeple lizozomlar parçalanırsa sindirim enzimleri serbest kalarak organizmanın kendisini sindirerek yok etmeye başlar.

Peygamber kuranın rehberliğinde her karakterden insanları islam ile terbiye etmişti.Bu islam çatısı altına kimler girmemişti ki...hırsızlar,katiller,zinakarlar,ayyaşlar,kumarbazlar,ırkç ılar,kabileciler,zorbalar...Allahın kitabı onların hepsini değiştirmiş,hepsi cahiliyye kirlerinden arınarak yüzyıllardır erişilemeyen model bir toplum meydana getirmişlerdi.Tüm kontrol sistemleri,savunma mekanizmaları tıkır tıkır işliyordu.Ancak peygamber ayrıldıktan kısa bir süre sonra kalplerine iman girmemiş ama islam olmuş marazlı insanlar islam çatısı altına girerek bu topluluğun genişlemesine yol açtılar.Kısa bir süre sonra daha ilk fırsatta islam çatısı tıpkı bir lizozomun parçalanması gibi parçalanmaya başladı.Bünyesindeki sindirim enzimleri işlevi gören cahili kalıntılar islam toplumunu sindirip yok etmeye başladı.kabilecilik,mezhepçilik,ırkçılık...vs bir yığın maraz açığa çıktı.

Bu üç terime toplu bir bakış attığımda tıpkı vücudun akyuvarları gibi lübnana kemotaksis ile göç eden ve siyonist mikroplarla mücadele eden hizbullah geliyor aklıma.ama çok güçlü bir savunma hattı yok.Çünkü ümmet tek bir organizma gibi davranamıyor.Yüzyıllardır süregiden otoliz onları paramparça etmiş durumda.Kendilerini savunma refleksleri,bilinçleri sindirilip yok edilmiş.feedback mekanizmaları halen işlev halinde olsaydı artan yahudi vahşetini baskılamak için hep beraber kemotaksis eder siyonist aktiviteyi olması gereken değerine çekerlerdi.Nasrallah ''Hizbullahın yenilgisi ümmetin yenilgisi olacaktır'' demişti.Bir yönüyle doğru bir tespit bu.Çünkü bir avuç insanla kurulan bu savunma hattı aşılırsa israil mikrobu tüm ümmetin organizmasına dağılarak her tarafını infekte edecektir.

Şimdi ortada bir otoliz daha var:ancak soru şu:otoliz olan hizbullah-ve onun şahsında ümmet- mı yoksa israil mi?

TEMMUZ 2006 /TÜRKİYE

Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

HINARIYA QURAN-KURAN'IN MESAJI

HINARİYA QURAN

Son Yazılarım

Arkadaşlarım

Kategorilerim

Bağlantılarım

Designed by In Obscuro